Nehrin Kıyısında-Düşerken Yapraklar Sonbahar Kıyılarına

  • 30 Oca 2026 20:07
  • Güncelleme: 30 Oca 2026
    8 dk. Okuma Süresi
Yazı Özetini Göster

Ingeborg Bachmann ve Kurtuluşun Venedik’i Üzerine

Venedik sabrın coğrafyasıdır; suyu beklemek, ışığın yavaşça yüzeye geri dönmesini izlemek gerekir. Yollar karanlıktır, yollar kayıp. Ay ışığı aratır güneş, soğuk rüzgârda titrerken bedenler sakınmak gerekir hastalıktan. İşte Bachmann da böyledir; her cümle önce susar, sonra söylenir. Bu suskunluğun içinden bir düşünce çıkar: yaşamak, hiçbir dile tam olarak sığmayan o kelime, yaşamak.
Hasan Sezer

Sessizlik

Şimdi sert bir rüzgâr esiyor büyük kanalın gövdesinde. Sıcak günlerin kalabalığı çoktan dağılmış, gondolların demir halkaları yosun tutacak yakında. Bacalardan tüten duman bir sis gibi çökerken kentin üzerine, San Marko’nun Bazilikasında düşlenecek göğün mavi çiçekleri. Kimler geçti bu kıyıdan? Kimler şahit oldu gözlerimin gördüğüne? Say say bitmez isimleri, bir arayıştır köşe bucak kaçmak. Dostluğun ve barışın, belki umudun, hiç değilse yaşamın arayışıdır bu, bekleyen bir hoş sedaya sesleniştir.

Ancak şimdi sessiz. Bir yığın gidip geliyor baştan sona ve sondan başa sıkılmadan. Hikmetli binalar suyun üzerinde dimdik, duruyor orada yılmadan. Bu sessizlikte, bu kayıp kentin sokaklarında bir ses yankılanıyor durmadan. Ne Roma’nın gürültüsü ne Viyana’nın curcunasına benzemiyor bu ses, bu hava; burada, yalnızca kendine ait, gecikmiş bir yankı dolanıyor.

Bir biçimdir diyor şehir, her köprüsü, sütunu, her gölgesi bir cümlenin parçası gibi dizilidir. Kimi zaman devrik ve savurgan, kimi zaman yalın ve ciddi, süslü ezgilerle donatılmış, anılar sokağı baş köşede. Bachmann, Kalgenfurt’tan ayrıldığı günü anlatırken, bir sesin kaybı der, Venedik bu kaybın yankısıdır. Bu yankıdır gezinen dar, kapkara sokaklarda, bu kaybın ihtişamı. Burada tanıdıklar, tanıklıklar yok; burada insanın içinde beslediği yabancılık, su yüzeyinde birbiriyle didişen iki kelime gibi, birbirinin anlamını öteden getiren kelimeler gibi, burada, insanın içinde beslediği yabancılık ulaşır yüreğine, bin bir kıyının, birbirine açılan kanalların etrafında Venedik, geciktirilmiş bir zamana aittir. Bir son duygusundan bir başlangıcın umuduna uzanan bu kentin hazanı, Bachmann’ın kaleminde bir dokunuştur.

“Gidiyoruz, tozlanmış, onca yitirişten
nicedir katılaşmış yüreklerimizle.
Yalnız bizi dinlememeleri değil mesele,
sağırlaşmışlar da üstelik, tozlanmış
inlemeleri duyup yakınamayacak kadar.”

Yılların İtalya’sı

Bachmann Roma’ya yerleştiğinde belleğini başka bir iklime taşıdı. Almanca, savaşın külleriyle ağırlaşmış, kanla dövülmüştü. İtalya ise bu dilin ardından açılan geçici bir sığınak gibiydi. Kütüphaneler, müzeler, taş binaların içindeki gölgeler, bitmek bilmeyen tarihin ağır sayfaları arasında hepsi geçmişi bir şekilde saklayan ama anlatmayan bir hazine misali, orada, bir köşede bekliyordu. Bachmann bu suskunluğun biçimini sorguluyor, radyoda yazdığı oyunlarda, Henze için hazırladığı librettolarda, hep aynı arayışı tekrarlıyordu: sessizliğin gazabından sesi geri almak, ancak onu yeniden icat ederek.

“Hiçbir şey gelmeyecek bundan böyle.
bir daha ilkbahar olmayacak.
Herkese kehanetidir bin yıllık takvimlerin.
Ama yaz, ve hani derler ya,
“yazdan kalma” diye, onlar da olmayacak-
artık hiçbir şey gelmeyecek.
asla ağlamamalısın,
der bir şarkı.”

Ingeborg Bachmann 25 Haziran 1926’da Avusturya’nın Karintiya eyaletindeki Klagenfurt kentinde doğdu. Bachmann, küçük yaşlarda üç dilin kesiştiği bir coğrafyada büyüdü: Karintiya’nın sınırlarına yakın hem Alman hem Güney Slav hem de Roman dillerinin etkilerinin hissedildiği bir ortamda, sessizliğin sesleri yok ettiği bir coğrafyada. Çocukluğu II. Dünya Savaşı öncesi ve savaş yıllarında geçti; on-iki yaşındayken Nazi birliklerinin memleketine girdiğini gördü. Bir korku ve kayıp rejiminin yıllarıydı, bitmedi.

Venedik, bu arayışın sınır çizgisiydi. Suyla çevrili şehir bir tür gönüllü tecriti temsil eder, karadan kopmak ama karaya ait olmaktan vazgeçmemek. Bachmann İtalya’da kendi sürgününü biçimlendiriyor, aynı zamanda arayışını gözleriyle süslüyordu. Onlarca şehir geziyor, durmadan, tıpkı bir daktilo gibi yazıyor ve üretiyordu. Ancak bu sürgün politik bir uzaklaşma değil, dilin içinde yaşanan bir sarsıntıydı. Almanca’da artık evini bulamayan bir yazar, başka dillerin sessizliğinde geçici bir yurt kuruyordu.

Frisch’le ilişkisi de bu kırılmanın içinde başladı. İki yazar, iki farklı ülke, iki farklı yara. Aşklarının mektuplarda kaydedilme biçimi hem yakınlık hem uzaklık barındırıyordu. Venedik, o mektupların görünmez fonu misali, suyla çevrili bir mahremiyet, dışarıdan okunamayan bir sessizlik ve çok sesliliğin arayışında doğan bir umut, yaşama umudu.

İtalyan yıllar Bachmann için iki anlam taşır: birincisi, kendini yeniden tanımlama denemesi, felsefi bir kayboluşun varoluş sancısı; ikincisi, kaybın estetiği. Roma’da geçirdiği yıllar boyunca sürekli notlar aldı, çevresine baktı, çevrilmediğini hissettiği her kelimeyi bir işaret gibi sakladı. Yola çıktığında bu notlar artık bir haritaya dönüşmüştü. Yabancılığın kentlerinde yürürken yön bulmaya çalışmıyor, yalnızca kaybolmanın biçimlerini deniyordu. Çünkü kaybolmak, onun için dilde kalmanın tek yoluydu. Venedik’e geldiğinde ise bir tür sakınmayı görüyordu, kaybolması kolay bir kalabalığı çevreleyen kan damarları gibi kanallar gökdelenleri aşan surlardan çok daha yalın ancak çok daha kudretli bir biçemde salınıyordu.

“ah, keşke korkmasaydım ölümden!
bulabilseydim sözcükleri,
(kaçırmasaydım),
dikenler olmasaydı yüreğimde,
(güneşi vurabilseydim),
olmasaydı ağzımda bu susamışlık,
(vahşi suları içmeseydim),
açmasaydım kirpiklerimi,
(sicimi görmeseydim).”

Küller ve Su

Bachmann’ın ölümü, bir yangının içinden anlatıldı; oysa onu anlamak için küle değil, suya bakmak gerekir. Roma’daki yangın yalnızca fiziksel bir sondu, Venedik ise o sonun yankısı. Her yıl bu mevsimde, suyun üstünde aynı renk dolaşır: soluk griyle sarı arası bir ton. Şehrin bu tonunda bir hafıza vardır; geçmiş, sanki her sabah yeniden yüzeye çıkar, boğulur gibi haykırarak geleceğin yabancılarına. Bachmann’ın metinleri de böyledir: kayıp bir zamanın izinde kaybedilen bir çift eldivenin anısı kadar silik ancak keskin bir dokunuş.

Venedik’in içinde yaşamak, sürekli aynaya bakmak gibidir. Su, her şeyi iki kere gösterir; biri gerçek, diğeri hayalet. Der ki bu ikilik insanın kaderiydi: bir yaşam sürülür, diğeri ise yazılır. Yazı, Bachmann için hayaletin diliydi. Kendi varlığını ancak metinde, kendi kaybını ise her satırda hissettirerek. Bu yüzden onun sürgünü coğrafi değil, varoluşsaldı; dilin içinde, anlamın eşiğinde yaşadı.

Bugün Venedik’te yürürken, Campo Santa Maria Formosa’nın sessizliğinde, Libreria Acqua Alta’nın merdivenlerinde ya da Riva degli Schiavoni’nin kıyısında onun izlerini sezdim. Bu izler taşta değil, suda saklıydı; Venedik’in sonbahar ışığı altında, Bachmann’ın cümlelerini duydum yeniden: Die gestundete Zeit. Belki de onun tüm yaşamı, ertelenmiş bir zamana sığınmaktı. Ne Viyana’da ne Roma’da ne de Venedik’te tam olarak var olamadı; ama bu eksiklik, onu tamamladı. Çünkü bazen bir şehre ait olmanın tek yolu, ondan uzak kalmaktı.

Ekim sonunda, sabahın erken saatlerinde lagünün üstünde ince bir sis yükselir. Sulara düşen ışık, taşların üzerinden yavaşça geri çekilir. O anda Venedik yine kendi kendini hatırlar.

Bachmann’ın sesi bu hafızanın içinde dolaşır. Şimdi bir eldivenim eksik elimden, kayboldu Venedik’in asi suları arasında ve şimdi bir cümle eksik yüreğimden, bir satır düşerken yapraklar sonbahar kıyılarına.

“Büyük dünya korkusunun çocuğuyum,
Barışa ve sevince asılan.
Çan seslerinin adım adım gün içerisinde ilerlemesi gibi
Ve tırpanın olgun tarlada.
Ben, o durmadan ölümü düşünenim.
Ve bazen, her ikisi de susarak konuşur.”

Adsum.

Diğer dosyaları incelemek için tıklayın. 

Nehrin Kıyısında-Düşerken Yapraklar Sonbahar Kıyılarına yazısı ilk önce Bookinton üzerinde ortaya çıktı.

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar